Aydın

Aydın

Aydın Genel Bilgi
Ege Bölgesi’nde İl merkezi olan Aydın, doğusunda Denizli, batısında Ege Denizi, kuzeyinde İzmir ve Manisa, güneyinde de Muğla illeriyle çevrilidir. İl topraklarının büyük bölümünü dağlık alanlar oluşturur. Batı kesimindeki Akdağ’ın 1891 m.ye erişen Aktaş Tepesi ilin en yüksek noktasıdır. Aydın, orta ve batı kesiminde verimli ovalar, kuzey ve güneyi dağlar ile çevreli Büyük Menderes Havzası üzerinde 8.007 km2’lik bir alan üzerine kuruludur. Kuzey kesimde, Aydın Dağları doğal sınır oluşturur. İlin güney kesimini, Menteşe Dağları olarak tanınan dağlık alanlar engebelendirir. Bu alandaki başlıca yüksek kesimler Karıncalı ve Madranbaba Dağlarıdır. Alçak düzlükler İlin özellikle orta ve batı kesiminde geniş alanlar kaplar. Bu düzlükler, Büyük Menderes Irmağının taşıdığı alüvyonların yığılmasıyla oluşan Büyük Menderes Ovası adıyla anılır. Bu düzlüklerin bazı bölümleri Aydın Ovası, Koçarlı Ovası, Söke Ovası ve Balat Ovası gibi isimlerle tanınmıştır.

Büyük Menderes Ovası kuzeyde ve güneyde kırık fay çizgileriyle sınırlanmış etkin bir deprem alanı üzerinde yer alır. Dağların genellikle kıyıya koşut oluşu, çok girintili çıkıntılı bir kıyı oluşmasına neden olmuştur. Söke Ovasının denize ulaştığı ve Büyük Menderes Deltasının bulunduğu kıyı şeridi oldukça uzun, düz ve sığdır. Dilek Yarımadası ve yarımadanın güneyinde yer alan Büyük Menderes Deltası, Kuşadası ve Söke ilçelerinin sınırları içinde yer almaktadır. Dilek Yarımadası, güneyinde yer alan Büyük Menderes Deltasının oluşum sürecinde bir çok lagün ve bataklığı bünyesinde barındıran sulak alanlar zengin bir flora ve faunaya sahiptir. “Bafa Gölü” İl’in en büyük gölü olup, Büyük Menderes Deltasının güney doğusundadır. Bu göl, ülkemizdeki sulak alanlardan biri olan Büyük Menderes Deltasının jeomorfolojik gelişimi sonucunda Ege Denizi’nin bir koyu iken göl halini almıştır. Göl çevresi bitki örtüsü, ılgınlardan, zeytinliklerden ve çam ormanlarından meydana gelir. Gölde irili ufaklı adalar mevcuttur. Tabiat Parkı ilan edilen Bafa Gölü, Büyük Menderes Deltasının sahip olduğu ekosistem özelliklerini bünyesinde barındırmakta ve nesli tehlike altında bulunan bir çok kuş türüne çoğalma ve kışlama ortamı yaratmaktadır.

Vadi tabanı yer yer genişleyip daralarak doğu-batı doğrultusunda uzanan 584 km uzunluğundaki Büyük Menderes Nehrinin Aydın sınırları içindeki uzunluğu 281 km.dir. Nehrin yüzyıllardır taşıdığı alüvyonlar Aydın ovasını zenginleştirerek Batı Anadolu’nun en geniş düzlüğü haline getirmiştir. Güneyden Büyük Menderes’e karışan Dandalas Çayı, Akçay ve Çine Çayı’nın vadi tabanlarında da ikinci derecede büyük ova düzlükleri yer alır. Bunlar içinde; Bozdoğan-Nazilli karayolunun doğusunda Çerkez Ovası, Çine Çayı orta yatağında Çine Ovası, Çine Çayına dökülen Karpuzlu Çayı çevresinde Karpuzlu Ovası belli başlı ovalarıdır. Akarsu vadileri dışında Samsun Dağlarının batısında bir ay şeklinde denize doğru açılan Davutlar Platformu Aydın’ın en önemli düzlüğüdür.

Yüzölçümü 8.007 km2 olup, deniz seviyesinden 65 m. Yüksekliktedir. İlin 2000 yılı Genel Nüfus Sayımı sonuçlarına göre; toplam nüfusu 950.757 kişidir.

İlin ekonomisi tarıma dayalıdır. Çalışan nüfusun ortalama %70’i tarım sektöründe çalışır. Tarıma elverişli toprakların yarıdan çoğu meyveciliğe, % 40’ı tarla tarımına geri kalanı da sebzecilik ve bağcılığa ayrılmıştır. İhracata yönelik ürünler ağırlıktadır. Meyveciliğe ayrılan alanların büyük bölümünde zeytin, arta kalanında incir yetiştirilir. Tarla olarak kullanılan toprakların büyük çoğunluğunda pamuk ve tütün başta olmak üzere, sanayi bitkileri ekilmektedir. Türkiye genelinde incir üretiminde birinci, pamuk ve zeytin üretiminde ikinci, tütün üretiminde dokuzuncu il durumundadır. Hayvancılık bitkisel üretimden sonra gelmektedir. Sütçülük, tavukçuluk ve arıcılık dışında hayvancılık önemli derecede değildir. İmalat sanayisi, incir, pamuk zeytin gibi ürünleri işleyen sektörler gelişmiştir. 1950’lerden sonra Kemer Hidroelektrik Santralinin hizmete girmesi ile tüketim malları ve inşaat malzemeleri sanayiinde yatırımlar gerçekleşmiştir.

XIX.yüzyılın ikinci yarısında Aydın ilinin ekonomik yapısının gelişmesi, Aydın-İzmir demiryolunun yapılmasıyla başlamıştır. Amerikan iç savaşının başlamasıyla İngiliz tekstil sanayisinin pamuk ihtiyacını karşılamak için pazar arayışları Batı Anadolu’yu ve Aydın-İzmir demiryolunu gündeme getirmiştir. 1853 yılında Robert Wilkin adli bir İngiliz işadamının başlattığı demiryolu inşaatı ile ilgili girişimler sonuç vermiş ve Aydın demiryolu şirketi tarafından 7 Haziran 1866’ da 133 km.lik Aydın-İzmir demiryolu işletmeye açılmıştır. Bu modern ulaşım hattı, Menderes Vadisi için yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.

1890 Salnamesi’nden, Aydın’da beyaz ve renkli ipek ile bezlerin dokunduğu öğrenilmektedir. Özellikle Karacasu’da yöreye özgü dokumalar, Nazilli’de peştamal, havlu, battaniye, ipek gömleklik, astarlık bez, Bozdoğan ve köylerinde kıldan çorap, çul, torba, heybe dokunuyordu.

Yeni Türkiye Cumhuriyetinin kurulduğu yıllarda , kalkınma ve sanayileşme hareketlerini başlatmak için 17 Şubat – 4 Mart 1923 de İzmir İktisat Kongresi toplanmıştır. Kongrede alınan kararlar doğrultusunda, öncelikle özel sektörün yetersiz olduğu alanlardaki açığın devlet tarafından giderilmesi benimsenmiştir. İzmir İktisat Kongresi ve Cumhuriyetin ilanıyla ülkemiz ekonomik yapılanmada yenilenme sürecine girmiştir. Bu çerçevede, bölgede üretilen incir, pamuk, zeytin, tütün gibi tarım ürünleri Aydın ve Nazilli’de toplanmış, İzmir’de ayıklanmış, tasnif ambalaj edilmiştir. Dolayısıyla bu işlemlerin yapıldığı sanayi dalları İzmir de gelişmiş, Aydın’daki imalathaneler ise genellikle iç tüketime yönelik olarak, tarım ürünleri işleyen gıda, dokuma, sabun, tarım araçları üretiminde faaliyet göstermişlerdir. 1930’lu yıllarda birinci beş yıllık sanayileşme planı hazırlanmış ve bu plan doğrultusunda, Aydın Nazilli’ de 1937 yılında faaliyete geçen Nazilli Basma fabrikası kurulmuştur. Atatürk tarafından işletmeye açılan fabrika, Aydın sanayiinin temel taşlarından birini oluşturmuştur.

1960 yıllar dokuma alanında özel sektör girişimciliğinin arttığı yıllar olmuştur. 1970’li yılların ortalarında Söktaş ve Nazilli İplik fabrikalarının kurulması ile Aydın büyük ölçekli dokuma tesislerine ulaşmıştır. Aydın imalat sanayiinde 1960 sonrası önemli gelişme gösteren bir sanayi kolu da gıda sanayiidir. İmalat sanayiinde gıda sanayii içinde zeytin isletmeciliğinin yan sanayii durumunda olan sabun imalatı büyük gelişme göstermiştir.

Aydın’ın ne zaman kurulduğu kesinlik kazanmamakla birlikte Polopennesos Yarımadası’ndan gelen Argos’lar tarafından kurulduğu iddia edilmektedir. Bunun yanı sıra Trakia ve İllirya’dan gelen göçmenlerin de Aydın’ı kurduğu söylenmektedir. Mitolojiye göre de kenti Tralle isimli bir amazon kurmuştur. Strabon “Şehrin Argos’lularla Tralli’ler tarafından kurulduğu için Tralles” ismini aldığını belirtmiştir. Pilinius da bunu doğrulayarak Tralleis sözcüğünün Trak kökenli olduğunu ileri sürmüştür. Ksenophon’un Anabasis isimli eserinde, Lydia Satraplığına bağlı kent olarak geçmiştir. Bunun ardından Karia Satraplığına bağlanmış, M.Ö.400’de Sparta Kralı Thibron burasını ele geçirmek istemiş, ancak başarılı olamamıştır. M.Ö.334’de Anadolu’ya gelen Büyük İskender’e karşı diğer kentlerin yaptığı gibi karşı koymamıştır. İskender’in ölümünden sonra M.Ö.313’de I.Antiogonos’un eline geçmiştir. Bundan sonra M.Ö.301’de Lysimachos, M.Ö.281’de Seleukoslar buraya egemen olmuşlardır. M.Ö.190’da Seleukos Kralı Antiochos’un Roma’ya yenilmesi üzerine yapılan Apameia barışından sonra (M.Ö.188) Romalı’lar tarafından kendilerine yardım edilişinden dolayı Bergama Kralı Eumenes’e verilmiştir. Bunu izleyen yıllarda yöre, Bergama krallarının yardımıyla kültürel anlamda parlak bir dönem yaşamaya başlamıştır. M.Ö.135’de Bergama’nın son Kralı III.Attalos’un vasiyetiyle Roma’ya bırakılmıştır. M.Ö.27’de İmparator Augustos zamanında (M.Ö.27-M.S.14.yy) rastlayan bir deprem kenti tamamen yıkmıştır. Augustos’un sağladığı parasal yardımlarla kent yeniden yapılmış ve imparatorun şehri anlamına gelen “Kaisareiara” ismi verilmiştir. Ancak bu isim M.S.I.yüzyılın sonlarına doğru terk edilerek yeniden Tralleis olmuştur. İmparator Hadrianus (M.S.117-188) M.S.129’da doğu seyahatine çıktığında burayı ziyaret etmiş, bu arada Mısır’dan getirmiş olduğu tahıl ürünlerini Tralleis’e bağışlamıştır. Roma’nın ikiye ayrılışından sonra Doğu Roma İmparatorluğu toprakları içerisinde kalmıştır. Bizans’lılar zamanında önemli bir piskoposluk merkezi olmuştur.

Malazgirt Savaşı’ndan (1071) sonra Selçuklular Anadolu’ya yayılırken Aydın ve çevresi bir süre Çaka Bey’in egemenliği altına girmiştir.XI.yüzyılın sonlarında I.Haçlı seferinden ötürü Batı Anadolu yeniden Bizans hakimiyeti altına girmiştir. Bunu izleyen 200 yıl boyunca yöre Bizanslılarla Türkler arasında sürekli el değiştirmiştir.1171-1270 yıllarındaki Selçuklu egemenliğini 1270-1307 yıllarında Menteşeoğulları dönemi izlemiştir. Bu dönemde güzel Hisar ismiyle anılan Aydın’a XIII.yüzyıl sonlarında Aydınoğulları egemen olmuş (1307-1390) bu yüzden de kente Aydın ismi yakıştırılmıştır. XIV.yüzyılda Sultan I.Beyazıt’ın Anadolu Beylikleri üzerine yaptığı seferler sırasında Osmanlı topraklarına katılmıştır. Osmanlı döneminde Aydın, Anadolu eyaletine bağlı bir sancaktı. Sultan II.Mahmud döneminde yönetimde yapılan değişiklikle müşirlik durumuna getirilmiş, Tanzimattan sonra da 1867’de vilayet olmuştur.

I.Dünya Savaşı sonrasında ilin bazı bölümleri İtalyan, bazı bölümleri ile Aydın kent merkezi Yunan işgaline uğramıştır. Yörede Tanzimattan itibaren yaygın olan zeybeklik geleneği bu işgale karşı direnmiştir. Aydın’da ilk ulusal birliği kuran Yörük Ali Efe çetesi yörede Yunanlılara karşı gerilla savaşı vermiştir. Milli Mücadele sırasında da Yörük Ali Efe çetesinin büyük yararlılıkları görülmüştür. Sonraki yıllarda düzenli ordular kurulurken burada da Batı Cephesi Komutanlığı oluşturulmuştur. 25 Mayıs 1919-7 Eylül 1922 yılları arasında 40 aya yakın süren işgalden sonra ve Kurtuluş Savaşının kazanılmasıyla birlikte 1923 yılında vilayet olmuştur.

Aydın yöresinde Akharaka, Alinda (Karpuzlu), Amyzon, Anaia, Aphrodisias, Apollonis, Arpasa, Brioula, Didiyma (Didim), Gerga, Gordion Teiklos, Karoura, Magnesia, Maindros Magnesiası, Miletos (Milet), Myous (Myes), Neapolis, Orthesia, Plarasa, Piriene, ve Trapezopolis antik kentleri bulunmaktadır.

Aydın’da, XIV.yüzyılda yapılmış Alihan Baba Türbesi (Alihan Kümbeti), Üveyz Paşa Camisi (1568), Cihanoğlu Camisi ve Külliyesi (1756), Hasan Çelebi Camisi (1885), Ramazan Paşa Camisi (1594), Ahmet Paşa Camisi (Kırmızı Minareli Cami) (1659), Süleyman Bey Camisi (1863) ve Nasuh Paşa Külliyesi (1708), Hacı Ömer Dede Mescidi, Fatma Hanım Sıbyan Mektebi ve Sebili, Bey Hamamı (Cemal Bey Hamamı), Zincirli Han belli başlı Türk dönemi yapılarıdır.

Kenthaber Kültür Kurulu

Fotoğraflar, www.aydın.gov.tr ve www.maliye.gov.tr adreslerinden alınmıştır.

Continuar leyendo

Artvin

Artvin

Artvin Genel Bilgi


Doğu Karadeniz Bölgesi'nde, Rusya sınırında yer alan Artvin'in güneydoğusunda Kars, güneyinde Erzurum, batısında Rize bulunmaktadır. Kuzeydoğusu Rusya, kuzeybatısı da Karadeniz ile sınırlanmıştır. Artvin, büyük ölçüde engebeli ve dağlık bir arazide olup, Çoruh Irmağı vadisi geçit vermeyen bu dağları ikiye ayırır. Bu vadinin kuzey ve kuzeydoğusunda yüksekliği 3000 m.yi aşan Doğu Karadeniz sıradağları yer alıp, denize doğru dik sırtlar halinde uzanır. Bölgedeki belli başlı dağlar Yalnızçam Dağları, Karçal Dağı'dır. Kıyıdan iç bölgelere doğru gidildiğinde arazinin birden yükseldiği görülür. Artvin 'de, ova olarak nitelendirilebilecek alanlar, Arhavi ve Hopa kıyı şeridindeki aluvyal düzlükler dışında başka bir düzlüğe rastlanmaz. İl sınırları içinde 30'a yakın akarsu vardır. Oltu Çayı, Tortum Çayı, Murgul deresi, İçkale Suyu, Deviskel Deresi, Berta Deresi ve Ardanuç Suyu bunların başında gelmektedir. Bu akarsulardan Karadeniz’e dökülenler dışında kalanlar Çoruh Nehri’nin kollarıdır. Ayrıca İlin çeşitli yerlerinde çok sayıda doğal göl vardır. Bunlardan; Şavşat ve Borçka İlçelerinde bulunanları doğal güzellik ve turizm açısından en önemlileridir. Artvin'in bol yağış alan yüksek dağları orman örtüsü ile kaplıdır. İğne yapraklı ağaç türlerinin ağırlık kazandığı bu ormanların orman altı florası ile de dikkat çeker. Burada yaşayan çeşitli av hayvanları bölgeyi bir av merkezi haline getirmiştir. Ormanların zengin bir bitki örtüsü arıcılık için de elverişli bir ortamı oluşturmuştur. İlin yüzölçümü 7.436 kilometrekaredir.

İlin ekonomisi tatrım ve hayvancılığa dayalıdır. Arazinin engebeli yapısı tarım alanlarını sınırlı bir hale getirmiştir. Yörede çay, fındık, mısır, portakal, mandalina ve elma gibi ürünler yetiştirilir. Hayvancılık daha çok yüksek kesimlerde ve yaylalarda yoğunlaşmıştır. En çok sığır ve koyun beslenirse de en önemli ihracat ürünü baldır.

Artvin'in eski bir yerleşim yeri olduğu bilinmekle beraber, yörede yeterli araştırma yapılmadığından tarih öncesine ait bilgiler yetersizdir. Ancak, çevrede yapılan kazılar ve yol yapımı sırasında ortaya çıkan buluntulardan MÖ.3000'lere kadar inen Tunç Çağına ait bazı yerleşme izleri ile karşılaşılmıştır. İlk yerleşenlerin kimliği konusunda da yeterli bir bilgimiz bulunmamaktadır. Bununla birlikte, Artvin yöresine ilk yerleşenlerin MÖ.2000'lerde Orta Asya'dan gelen Hurriler olduğu bilinmektedir.

Prof Dr. İbrahim Kökten’in Kars civarında ve Çıldır Gölünün karşısına yaptığı kazılarda dolmen ve menhir kalıntıları bulunmuştur. Prof. Kökten,1965’te Kars’ın güneyinde ve Aras nehrinin kuzey kesimindeki Ala Dağın doğu eteğinde Camışlı Köyünün sınırındaki kayalıklarda geyik avcılığı ile ilgili duvar resimleri bulunmuştur. 1933 ve 1955 yıllarında Yusufeli ve Şavşat yörelerinde halkın bulduğu bakır baltaların MÖ 3000-4000 yıllarına ait olduğu sanılmaktadır. Aynı yörede bulunan tunç baltaların 3000-2000 yıllarına ait oldukları bilinmektedir. Artvin ve çevresi tarih öncesi devirleri cilalı taş devrinden başlayarak bakır-tunç demir devri olarak sırası ile yaşamıştır. MÖ.10.000-8.000 yıllarından kalma cilalı taş çağına ait insan izleri Artvin’de de bu çağlarda insanların yaşamış olduğu izlenimini vermektedir. Bulunan madeni eşyalar ise tarih öncesi devirlerin sırası ile yaşandığını belgelemektedir.

Hitit kralı II. Murşit MÖ.1360 yıllarında Artvin’i ele geçirmiştir. Hurrilerin soyundan gelen Urartular, başkenti Van olan, geliri tarım-hayvancılık-ticarete dayalı Doğu Anadolu merkezli bir devlet kurmuşlardır. Kuzey sınırlarını Artvin’e kadar genişlettiler. Ancak doğudan büyük göçlerle gelen İskitlerin baskısı sonucu yıkılmıştır. Artvin bundan sonra Kafkasya'dan gelen İskitlerin egemenliği altında kalmıştır. İskitler, Artvin’i ele geçirerek, askeri üs olarak kullanmaya başlamışlardır.

İskitlerden sonra, Arsaklar adı verilen bir sülale Artvin’e egemen olmuştur. Şaman dinine bağlı olan bu sülale MS. 350’li yıllarda Bizans etkisinde kalarak Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir. Böylece Bizans yöreye dini anlamda da hakim olmuştur. MS.575 yılında Pers Kralı I. Darius Bizans’a saldırmış, bundan yararlanan Hazar Türküleri Çoruh boylarına egemen olmuşlardır. Hz.Osman döneminde İslam orduları kumandana Mesleme Oğlu Habib, Bizans’ı yenerek Şavşat-Ardanuç-Artvin’i ele geçirmiştir. Emeviler döneminde Hazarlar ile birleşen Artvin halkı Arap ordularına karşı direnmişse de 786’da Abbasi Halifesi Harun Reşit Çoruh bölgesini başkent Bağdat’a bağlamıştır. 853-1023 Artvin'de Bagratlar ve Sac isimli Abbasilere bağlı iki beylik kurulmuştur. Bunlardan Sac emirliği yıkılınca Artvin yeniden Bizans’ın eline geçmiştir. 1040 Dandanakan Savaşında Gaznelileri yenen Selçuklular, 1048 Pasinler savaşı ile Artvin sınırına kadar gelmişlerdir. Alparslan 1064’te Gürcistan seferine çıkarak Çoruh boylarını ele geçirmiş, .Alparslan’ın ölümünden sonra Bizans’tan yardım alan Gürcü Kralı Gorgi Artvin’i tekrar ele geçirmişse de 1081’de Melikşah’a yenilince, Melikşah’ın desteği ile Çoruh’uda içine alan Erzurum-Bayburt –Kars merkezli Saltukoğlu Beyliği kurulmuştur. Bundan böyle Asya'dan gelen Türkler Artvin’de yaygınlaşmıştır. Büyük Selçuklu Devletinin yıkılışından sonra Artvin bir süre Atabeyliğine bağlanmış, 1263’te Kubilay Artvin’i ele geçirerek bu yöreyi İlhanlı topraklarına katmıştır. 1458-1463-1466 yılları arasında Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan Çoruh boylarına üç sefer düzenlemişse de Osmanlı hükümdarı Fatih Sultan Mehmed’e Oltukbeli Savaşında yenilince, yöre 1502’de Safavilerin eline geçmiştir.

Artvin İlinin Osmanlı yönetimine geçtiği evrelere ait belgeler yeterli değildir. Bununla beraber, Fatih Sultan Mehmed’in Trabzon Rum Devletini yıkarak Karadeniz bölgesinin sahil kıyısını Artvin İlinin kıyı kesiminden itibaren ele geçirdiği bilinmektedir. Bu esnada Artvin-Yusufeli-Ardanuç-Borçka Çıldır Atabeyliğinin elinde bulunuyordu. Yavuz Sultan Selim Trabzon valisiyken Gürcistan’a yaptığı seferde Batum’un güneybatısında bulunan Güney Kalesini ele geçirmiştir. 13 Haziran 1551'de Ardanuç Kalesini de fetheden Erzurum Beylerbeyi İskender Paşa bu bölgeyi de Osmanlı ülkesine katmıştır.

Artvin ve çevresi Çıldır eyaleti ile birlikte yaklaşık 250 yıl Osmanlı Devletinin egemenliğinde kalmıştır. 1828 Osmanlı Rus savaşı ve savaş sonucu imzalanan Edirne Anlaşması ile Ahıska Osmanlı elinden çıkınca, Osmanlılar Çıldır eyaletinin bir kısmını kaybetmişler, yalnızca Artvin-Borçka-Ardanuç-Şavşat-Yusufeli Osmanlıların elinde kalmıştır.

1877-78 (93 Harbi) Osmanlı-Rus savaşı'nda Ruslar Kars-Ardahan-Batum’u işgal ettikten sonra Türk topraklarına doğru ilerlemeye başlamışlardır. 3 Mart 1878’de Osmanlı ile Rusya arasında 29 maddeden oluşan Ayestefanos barışı imzalandı.Bu antlaşmanın 19. maddesinde yer alan 245.207.301 altın tazminatını ödemeyen Osmanlı, Kars-Ardahan-Batum topraklarını Rusya’ya tazminat karşılığı vermek zorunda kalmıştır. Bunun ardından 23 Aralık 1978’de Berlin Barışı imzalanmış, buna göre; Kars-Ardahan-Batum Rusya'nın eline geçmiştir.

1917 Rus devriminden sonra Ruslar I.Dünya Savaşı'ndan çekilmişler, ardından da 18 Aralık 1917’de Artvin ve Şavşat'ı da terketmişlerdir. Yeni kurulan Sovyet Rusya 3 Mart 1918’de I. Dünya savaşına katılan devletlerle imzalandığı Bresk-Litovsk Anlaşması hükmünce Kars-Ardahan-Batum’u Osmanlılara bırakmışlardır. 18 Haziran 1918’de Osmanlı Hükümeti Gürcistan Milli hükümeti ile anlaşarak Kars-Ardahan-Batum illerinde onların hak iddia etmelerini engellemiştir.

Cumhuriyetin ilk Anayasası olan 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye’de 24 Nisan 1924’te yapılan değişikler ile Osmanlıların kurmuş olduğu Liva-Sancak teşkilatı kaldırılınca, Artvin vilayet olmuştur.

Artvin'den günümüze gelen kaleler: Artvin (Livana) Kalesi (MÖ.937), Şavşat (Satlel) Kalesi (IX.yüzyıl). Artvin'de günümüze gelen camiler: Çarşı Camisi (1860-1861), Zeytinlik Camisi (1857), İskender Paşa Camisi (VII.Yüzyıl-1553), Muratlı Camisi (1846), Kemal Paşa Kilise Camisi (1900), Salih Bey Camisi (1793). Kiliseler: Bağcılar Manastırı (449-499), Pırhallı Manastırı , Hamamlı Manastırı (945-958),Kaçkal Manastırı (VIII.yüzyıl), Cevizli Manastırı (899-914), Dağyolu Manastırı (VII.yüzyıl- IX.yüzyıl), Altıparmak Manastırı (958-994), Tekkale Manastırı (IX.yüzyıl sonu), Tekkale Dağ Manastırı, İbrikli Kilisesi.

Ayrıca bölgede Hatila Vadisi Milli Parkı, Sahara-Karagöl Milli Parkı, Gorgit-Efeler Tabiatı Koruma Alanı, Sahara Yaylası, Bilbilan Yaylası, Çoruh Vadisi, Borçka Karagöl, Cehennem Deresi Kanyonu, Karçal ve Arsiyan yaylaları, Kafkasör, Maçahel (Camili), doğal kültür varlıkları bulunmaktadır.

Kenthaber Kültür Kurulu

Fotoğraflar; www.yerelnet.org.tr, www.web.edu.deu.tr adreslerinden alınmıştır.

Continuar leyendo

Ardahan

ardahan

Ardahan Genel Bilgi

Doğu Anadolu Bölgesi’nin kuzeydoğusunda yer alan Ardahan, doğusunda Gürcistan ve Ermenistan, güneyinde Kars ve Erzurum, batısında ise Artvin ili çevrilidir. Ardahan genel olarak dağlık bir yayla görünümündedir. Kent merkezi kendi adını taşıyan ve ortasında Kür (Kura) nehrinin geçtiği bir ovada (Ardahan Ovası) kurulmuştur. İl toprakları sıra dağlarla bölünmüş, bunların arasında yüksek düzlükler bulunmaktadır. İlin kuzey kesiminde Yalnızçam Dağları (2.715m.), güneybatı kesiminde ise Allahuekber Dağlarının (2.919m.) uzantıları bulunmaktadır. Kuzeydoğuda Keldağı (3.033m.), doğuda Akbaba Dağı (3.026m.) ve ilin en yüksek noktasını oluşturan Kısır Dağının doruğu (3.197m.) ilin güney kesiminde bulunmaktadır. Bunların dışında, Ardahan Göle arasında Kayak Merkezinin üzerinde bulunduğu Uğurlu Dağı (2.806m.), Posof-Ilgar Dağı (2.918m.), Hanak Serinkuyu ve Çavdarlı Yaylalarının üzerinde bulunduğu Cin Dağı (2.957m.), Posof-Arsiyan Dağı (3.160m.), Alagöz-Yaylacık Köyleri arasında Ziyaret Tepesi (2.494m.), Büyük Sütlüce ve Hoçuvan arasında Kartal Tepesi (2.521m.), Ardahan-A.Lıkan-Baştoklu Yaylalarının üzerinde bulunduğu Persokıran Tepesi (2.641m.) ilin diğer yükseltileridir. Güneybatı-kuzeydoğu doğrultusundaki Ardahan Platosu (Ardahan Ovası) Kura nehri ve kollarının taşıdığı alüvyonlardan meydana gelmiştir. Ardahan Ovası Kura Nehri ile sulanmaktadır. Çıldır’dan gelip Kura nehri ile birleşen Karaçay’ın Yıldırımtepe civarında oluşturduğu Karaçay Vadisi ve Kurtkale yakınlarında vadi ve kanyon oluşumları görülmektedir. Ardahan ilinde çok önemli vadiler olmamakla beraber, merkez ilçe sınırları içerisinde Kartalpınar-Balıkçılar-Altaş arasında ve Çıldır ilçesine bağlı Doğankaya-Kotanlı-Kaşlıkaya-Kuzukaya köyleri arasında, kura nehrinin geçtiği yerlerde oluşan Kura Vadisi bulunmaktadır. Bu vadiler çoğunlukla doğal orman ve çalılıklar ile örtülüdür.

Deniz seviyesinden 1.800 m. yükseklikte olan ilin yüzölçümü 4.842 km2 olup, toplam nüfusu 133.756’dır.

İlin ekonomisi tarım, hayvancılık, sanayi ve sınır kapısı ticaretine dayalıdır. Yetiştirilen başlıca ürünler, buğday, arpa, çavdar ve patates yetiştirilir. Hayvancılıkta sığır ağırlıklı olup, yaylalarda kurulan ve Zavot adı verilen mandıralarda yoğurt, tereyağı, peynir üretilmektedir. İlde Arıcılık Enstitüsü, Yapay Tohumlama Merkezi ve Zirai Araştırmalar İstasyonu vardır. Kura Nehrinde sınırlı olarak balıkçılık yapılmaktadır.

Ardahan Kalesinde yapılan kazılar sonucunda yörede İlk Tunç Çağında (MÖ.3500-2000) bir yerleşim olduğu ortaya çıkmıştır. M.Ö.2000 yıllarında Huriler ve Mitanni`ler Çoruh havzasına egemen olmuşlar ve bu durum Ardahan yöresine kadar uzanmıştır. Ardahan (Ardanuç) ve çevresinin ilk defa Urartular döneminde ismi geçtiği tabletlerden anlaşılmaktadır. Tuşpa (Van) Kalesi’ndeki büyük taşlara yazılan Urartu çivi yazılı tabletlerinden; Urartu Kralı II. Şarduri M.Ö. 753`te Çoruh boyundaki Kulkhi krallığını yenerek egemenliği altına aldığı öğrenilmektedir. II. Sardur’un oğlu Kral I. Rusa (753-713) zamanında, Kafkaslar ve Karadeniz’in kuzeyinden İskitler bu bölgeye gelmişlerdir. MÖ.560’ta Kimmer ve İskit saldırılarına uğrayan Urartuların egemenliğine Medler son vermiştir. MÖ.VI.yüzyıldan sonra Yunan tarihçileri bölgede “Armenioi” “Ermeni” toplumunun ve prenslerin varlığından söz etmektedirler. Medlere bağlı olan bu prensler Pers yönetimi altında Satraplık (Eyalet Valisi) görevini yerine getirmişlerdir.

MÖ.VI.yüzyılda Persler bu bölgeye hakim olmuşlardır. Pers Kralı Darius Kafkasya’ya yaptığı sefere giderken bu yöreden geçmiştir. MÖ VI.yüzyılda Makedonyalılar kısa bir süre buraya egemen olmuş, ardından Ermeni kralları Perslere bağlı olarak bu yöreyi yönetmişlerdir. MÖ.I.yüzyılda Pontus Krallığını ortadan kaldıran Romalılar, Kars ve Ardahan çevresinde 200 yıla yakın bir süre egemen olmuşlardır. Roma’nın Araxes eyaleti olan bu yöre, zaman zaman Partlarla el değiştirmiştir. Daha sonra onları Sasaniler izlemiş, Romanın ikiye ayrılmasından sonra da yöre Bizans’ın payına düşmüştür. Bizans imparatoru II.Iustinianus 575 yılında Begratlı soyundan Guaram’ı Ardanuç ve çevresine vali olarak tayin etmiştir. Ardanuç Kalesi de bu dönemde yapılmıştır. Emevi halifesi II.Mervan döneminde Araplar bu bölgeye kadar akınlarını sürdürmüşlerdir. Bu akınlar nedeni ile kalenin yapımı yarıda kalmış ve daha sonra, Begratlı kralı Aşut Bey (768-826) Bizanslılardan aldığı yardım ile çevredeki kalelerle birlikte Ardanuç kalesini de onarmıştır. Bunun ardından kalenin eteklerine de Aziz Paulos ve Aziz Petrus adına Aşut Kilisesini yaptırmıştır.

Bizanslılar bu yöre için Sasanilerle sürekli çekişmişlerdir. Ermeni kralları ise bazen Bizans’ın bazen de Sasanilerin yanında yer almıştır. VII.yüzyılda Anadolu’ya başlayan Arap akınları buraya kadar uzanmıştır. VIII.yüzyılda Ermeni kralları Abbasi halifelerini tanımak zorunda kalmışlardır. Bu dönemden itibaren Müslümanlar bu bölgeye yerleşmeye başlamıştır. Abbasilere bağlı olarak devlet kuran Türk kökenli Şeddadiler ve Sacoğulları buraya kadar zaman zaman uzanmışlardır. Bu yöre için de Ermeni kralları ile çekişmişlerdir.

XI.yüzyılın ortalarında Selçuklu akınları başlamıştır. Malazgirt Savaşı’ndan (1071) sonra Türkmen boyları bölgeye yerleşmiştir. Bu arada Kars, Ardahan ve Ani Gürcülerin eline geçmiş, 1239’da Moğol hücumları sırasında bölgedeki kentler yakılıp yıkılmıştır. Moğol egemenliği yörede 1356’ya kadar sürmüş, bunu Altınordu Devleti ve Karakoyunlu yönetimi izlemiştir. 1387’de Timur istilasına uğrayan yöre, ardından yeniden Karakoyunlu hakimiyetine girmiştir. Akkoyunlular ve Safeviler, Kars’la birlikte buraya da hakim olmuşlarsa da, Kanuni Sultan Süleyman tarafından 11534’te Osmanlı topraklarına katılmıştır.

Osmanlı döneminde Erzurum vilayetine bağlı Kars sancağı yönetimindeki Ardahan, XIX.yüzyıl boyunca sürekli Rus saldırılarına uğramıştır. Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra 1878 Berlin Antlaşması ile Ardahan Rus’lara verilmiş, 1918 Brest-Litovsk Antlaşması ile geri alınmıştır. I.Dünya Savaşı sırasında Gürcüler tarafından işgal edilmiş (1919), 23 Şubat 1921’de de kesin olarak Türkiye Cumhuriyetine katılmıştır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında il merkezi olan Ardahan, 1926 yılında Kars iline bağlı bir ilçe konumuna dönüştürülmüş, 1992 yılında da yeniden il olmuştur.

Ardahan’daki tarihi eserler; XIX. yüzyılda, kaynaklara göre Çıldır Sancağı sınırları içinde 240 cami ve mescit, l medrese, l Rüşdiye, Türkler için 49, Hıristiyanlar için ise 13 ilkokul ve 15 kilise, ayrıca 5 hamam, 9 han ve 564 işyeri bulunmaktaydı. Ancak Çıldır ve çevresinde adı gecen 15 kiliseden 11’inin ayakta olmasına rağmen, 240 camiden hiç birinin yerini tespit etmek mümkün değildir. Bunların ortadan kalkmasının nedeni de 1828, 1855 ve 1877-1878 Osmanlı - Rus savaşları ile, 1915 - 1920 yılları arasında bölgede meydana gelen Ermeni saldırılarıdır. Posof ilçesinin 5 km. güneybatısındaki Söğütlükaya Köyü yakınında Kule kalıntısı, Çıldır Gölü, Akçakale Adasındaki arkeolojik kalıntılar, İl merkezindeki Mevlüt Efendi Camisi (1701), Arap (Yanık) Camisi, Müderris İbrahim Efendi Camisi (1711), Derviş Bey Camisi (1868), Ölçek Köyü Camisi (1895), Dedeşen Köyü Camisi (1786), Posof Merkez Camisi (1883), Gülbelen (Urta) Kilise-Camisi (XI.yüzyıl), Kayabeyi (Yerli Çayıs) Kilise Camisi (X.-XI.yüzyıl), Dedeşen Köyü’nde Şeyh Ahmet ve Şeyh Muhammet Türbesi, Kömür Baba Türbesi, Dedeşen Köyü Çeşmesi, Çıldır-Taşköprü Köyündeki Urartu Kralı II. Sarduri’ye ait Taşköprü, Posof Çayı Köprüsü (XIX.yüzyıl sonlarında Ruslar tarafından yaptırılmıştır), Gülyüzü (Pekreşen) Köyü Köprüsü (XIX.yüzyıl), Ardahan Kalesi, Kazan Kalesi, Altaş (Ur) Kalesi, Kinzi Kalesi, Kalecik Kalesi, Şeytan Kalesi, Kurt Kale, Sevimli Kale, Cak kalesi, Şavaşır Kalesi, Mere Kalesi, Kol Kale, Kırnav Kalesi, Ölçek Köyü Kalesi, Dedeşen Köyü Kale Kalıntısı, Karakale, Kışlahanak (Avcılar) Kalesi bulunmaktadır. Ayrıca Osmanlı-Rus Savaşları sırasında Ardahan’da savunma amaçlı tabyalar yapılmıştır. Bunların başında Emiroğlu, Singer, Kaz, Kaya, Ahali, Düz, Mihrap Tabyaları gelmektedir. Bu tabyalar, Batum, Ahıska, Ahılkelek, Kars, Oltu ve Erzurum yollarını kontrol altına almak amacı ile yapılmıştır. Bu tabyalar Ardahan Kalesi’nin güney, doğu ve kuzeyinde şehre, kaleye ve Kura düzlüğüne hakim konumdaydı. Bunların içerisinde en önemlisi Ramazan Tabyasıdır. Övündü (Vaşlop) Manastır Kilisesi, İl merkezinin


kuzeydoğusunda ve merkezde kilise mevkiinde iki ayrı şapel, Ölçek-Tulumba Mezrası Şapeli, Kazankale’nin güneyindeki Şapel, Akyaka (Koduzhara) Şapeli, Yalnızçam yaylasında iki ayrı Şapel, Sarme köprüsü yakınındaki Şapel, Çakıldere köyü yakınındaki Şapel, Uğurlutaş’ta (Dört Kilise) üç ayrı Şapel, Budaklı (Cicor) Şapeli, Kotanlı (Sikheref) Şapeli, Gülyüzü (Pekreşen) Şapeli, Şeytan Kalesi Şapeli, Kurtkale beldesinin güneyindeki Şapel, Kurtkale Şapeli, Börk Köyü Şapeli, Çak Kalesi yakınında iki ayrı Şapel, Çambeli Şapeli, Al Köyü Şapelleri yıkık durumdadır.

Kenthaber Kültür Kurulu

Fotoğraflar, www.ardahan.gov.tr adresinden alınmıştır.

Continuar leyendo

Antalya

Antalya

Antalya Genel Bilgi
Akdeniz Bölgesi kentlerinden Antalya'nın güneyinde Akdeniz, doğusunda İçel, Konya ve Karaman, kuzeyinde Isparta ve Burdur, batısında ise Muğla illeri vardır. İl alanının 3/4'ünü kaplayan Torosların birçok tepesi 2500-3000 metreyi aşar. Batı'da ki Teke yöresinde geniş platolar ve havzalar yer alır.

Yüzölçümü 2051 km2 olup, Türkiye yüzölçümünün %2.6'sı kadardır. Antalya'nın kara sınırlarını Toros dağları meydana getirmektedir. İl arazisinin ortalama olarak %77.8'i dağlık, %10.2'si ova, %12'si ise engebeli bir yapıya sahiptir. Çoğunlukla kireçtaşlarından oluşmuş bu dağlar ve platolar alanında, kireçtaşlarının erimesiyle oluşmuş mağaralar, düdenler, su çıkaranlar, dolinler, uvalalar ve daha geniş çukurluklar olan polyeler gibi büyüklü, küçüklü karst şekilleri çok yaygındır.

İlin ekonomisi tarım ve turizme dayalıdır. Antalya bitkisel üretim yönünden Türkiye'nin en gelişmiş illeri arasındadır. Özellikle sebze ve meyva bunların başında gelmektedir. Kıyı kesiminde içerilere doğru pamuk, susam yer fıstığı ve soya gibi sanayi bitkileri, muz, portakal, limon, mandalina, turunç, greyfrut gibi sıcak iklim meyvaları ve çeşitli sebzeler yetiştirilir. Zeytincilik de yapılmaktadır. Hayvancılık oldukça geri plânda olup, üretimi düşüktür.

Antalya ismi, kentin kurucusu olan Pergamon Kralı II.Attalos'dan gelmektedir.Eski çağlarda Attaleia olarak bilinen şehir Türkçe çoğu eser de dahil olmak üzere doğulu kaynaklarda Adalya olarak, batı kaynaklarda ise Adalia ve bazen de Satalia, 20. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren de "Antalya" olarak adlandırılmıştır.

Antalya, antik bölgelerden Kilikya'nın batı kesimini, Pamfilya'nın güneydoğu ucunu ve doğu Likya'yı içine almaktadır. Antalya Türkiye'de bugüne kadar bilinen en eski yerleşmelerin bulunduğu en önde gelen illerimizden biridir. Antalya'da ilk yerleşim izleri Karain'de ortaya çıkmıştır.

Antalya'ya 20 km. uzaklıkta ve Torosların Akdeniz'e bakan yamaçlarında yer alan mağara, 1946 yılından beri sürmekte olan araştırma ve kazılar, özellikle de 1990 yılından bu yana Prof. Dr. Işın Yalçınkaya'nın yaptığı kazılar sonrasında Antalya ilinde Paleolitik yerleşmenin varlığını ortaya çıkartmış ve bölgenin tarihini İ.Ö. 220 bin yılına kadar indirmiştir.

Bölgedeki Prehistorik buluntuları içeren Karain mağarası Paleolitik ve Neolitik; Beldibi mağarası da Mezolitik çağlara ait verileri ortaya koymuştur. Ayrıca Bademağacı Höyüğü'nde yapılan kazılarda Cilalı taş çağı na ait yerleşimleri ortaya çıkarmıştır. Böylece ele geçen buluntular yörede yerleşik düzene geçildiğini de göstermiştir. Bunlara Karataş, Semahöyük'te yapılan kazılarla elde edilen Erken Tunç Çağı bulguları da eklenince, bu bölgede Paleolitik çağdan günümüze değin kesintisiz bir uygarlığın var olduğu bilimsel yönden kanıtlanmıştır. Antalya'da son dönemlerde yapılan kazılarla bölgenin karanlık olan erken tarihi de aydınlığa kavuşmuştur.

Hitit çivi yazılı belgelerinde, adı geçen Ahhiyava ve Arzava ülkelerinin Pamfilya olduğu da ileri sürülmüştür. Konya'nın Yalburt'unda bir Hitit tabletlerinde Patara'nın "Pataf" biçiminde geçmesi bu savı kanıtlamaktadır. Hititler, "Lukka Ülkesi" diye adlandırdıkları Akdeniz sahiline kadar uzanmıştır. İ.Ö.XIV. ve XIII. yüzyıllar, Miken kolonistlerinin Anadolu'nun güney sahillerinde en etkili oldukları dönemlerdir. Anadolu'nun batı ve güney bölgelerinde bazı Miken yerleşmeler olduğu halde, Antalya' da henüz Miken kalıntılarına rastlanmamıştır.

Troia Savaşlarından sonra bazı Aka boyları, Amphilokhos, Kalkhas ve Mopsos'un idaresinde Pamfilya'ya geldikleri; Perge, Silyon, Aspendos ve Selge'yi kurdukları söylenmekle birlikte son bilimsel veriler bu kentleri yörenin yerli halkının kurduğunu göstermektedir.

Perge'nin Parha, Aspendos'un Estvedüs, Selge'nin Estlegiis, Silyon'un Selyuüs sözcüklerinden kaynaklanmış olmaları da yörenin yerli halk tarafından iskân edildiğini göstermektedir.

Antalya sınırları içinde yerleşen Likyalı'ların kökenleri tartışılmakla birlikte, Hitit ve Mısır kaynaklarında (İ.Ö. 2000) Lukki veya Lukka adlı bir kavimden bahsedilmektedir. Bu kavim, kendilerini "Termili" olarak adlandıran Akdeniz kıyılarımızdaki güçlü komşuları Luvilere akrabalıkları ile bilinen Likyalılardır. MÖ. 1200'lerde başlayan kolonizasyon hareketi, İskender' in bölgeyi ele geçirmesi ile tarihte yörenin ismi ön plana çıkmıştır. Anadolu'nun bu bölgesinde yeni kentler kurulmuştur.

Herodat'a göre Likya bölgesi, Lidya Kralı Kroissos'un yenilmesi ile, M.Ö.547 yıllarında Pers kralı Kyros tarafından Pers topraklarına katılmıştır. Böylece Pamfilya'daki Side ve Aspendos gibi şehir devletleri, bir Pers eyâleti haline getirilmiştir. Pers egemenliği sırasında Aspendos ve Side, sikke basmaya kadar varan büyük bir özgürlüğe sahip olmuştur. M.Ö. 334'de, Makedonya Kralı Büyük İskender, Likya' dan sonra Pamfilya üzerine yürümüştür. Büyük İskender, Pamfilya'nın güney kıyılarındaki Perge, Aspendos ve Side' yi kolaylıkla ele geçirmiş ise de, doğusu ve batısı dik yamaçlı dağlara, kuzey ve güneyi çok dar bir vadiye açık, tek giriş yolu bulunan Termesos'u günlerce kuşatmış, bir sonuç alamayacağını anlayarak, civardaki zeytinlikleri ve ormanları ateşe verip seferine devam etmiştir. Bu şehir devletlerini İskender'in ele geçirmesinden sonra onların yönetimlerinde herhangi bir değişiklik olmamıştır. Pamfilya, İskender' in ölümünden M.Ö. 2. yüzyıla kadar çeşitli krallıkların egemenliğinde kalmış, bu tarihte, Roma senatosu kararıyla Bergama Krallığına verilmiştir. Sonraları, Bergama Kralı II. Attolos, Bölgenin yarısına sahip olduğu halde Side'yi alamamış, bir liman şehrine olan ihtiyacı için, kendi adıyla anılan "Attaleia"yı (Antalya) kurmuştur.

Antalya yöresinde kurulmuş olan idari düzen ve kentler arasındaki ilişkiler Roma egemenliğine kadar aynen sürmüştür. Pergamon krallığı vasiyet üzerine topraklarını Romalılara bırakınca da Attaleia'da Romanın sınırları içerisinde kalmıştır. MÖ.102'de Romalılar Kilikya eyaletini kurunca Pamfilya da bu eyalete bağlanmıştır. M.Ö.36 yılında Roma İmparatoru Antonius Pamfilya'yı Galatya Kralı Amyentas' a vermiş, bu durum M.Ö. 25 yılına kadar sürmüştür. Likya kentlerinin Roma imparatorluğuna tam olarak bağlanması İmparator Cladius zamanına rastlamaktadır.

Bundan sonra Cladius her iki eyaleti birleştirerek Pamfilya-Likya adı altında tek eyalet haline sokmuştur. Bu dönemde başkent Patara'dır. Bu tarihten itibaren Anadolu'nun öteki kısımlarında olduğu gibi bölgede de barış ve mutluluk dönemi başlamıştır. M.S.II. ve III. yüzyıllardan sonra Antalya İli, Roma İmparatorluğu' nün bir parçası haline gelmiştir.Yalnız yönetim yönünden bazı değişiklikler olmuştur. M.S.3 15'de Likya ve Pamfilya birbirlerinden ayrılarak başlıbaşına birer eyalet durumuna gelmişlerdir.

MS.IV. yüzyıldan sonra gelişmeye başlayan Hıristiyanlık yayılmıştır. MS.V.yüzyılda Antalya Bizansın bağımsız bir piskoposluk merkezi olmuştur. Nitekim bu dönemde gerek Likya ve Pamfilya bölgesindeki birçok kentin ismi İznik Konsül listelerinde görülmektedir. Bizans İmparatorluğunun egemenliği altında yöre önemini korumuş, MS.II.yüzyıldaki parlak dönemini tekrar yaşamıştır. MS.VII.yüzyılın ortalarında Arapların sürekli yağma ve saldırıları yöreye büyük zarar vermiş, bunu önlemek isteyen Bizanslılar, bölgeyi korumak amacıyla özel bir donanma kurmuşlardır.

Roma İmparatorluğunun bölgeye kesinlikle egemen olmasından sonra, stratejik yerler veya kentlerin bazıları, ufak keşişlikler halinde Bizans egemenliği sırasında yaşamalarını sürdürmüşlerdir. Ayrıca, Rodos, Venedik, Ceneviz korsanlarının talanları, Kıbrıs Krallarının saldırıları ve Haçlı seferi sırasındaki yağmalar, bölgenin ekonomik gücü kadar kentleri de yıpratmıştır. Bu sırada özellikle Rodos ve Cenevizliler koruma ve saldırma için, uygun kıyılarda üsler kurmuşlardır. Antalya, Batı Akdeniz kıyısındaki stratejik bir liman şehri olma özelliğini sürekli korumuştur. Bu yüzden de tarih boyunca daima istilalara, yağmalara maruz kalmıştır.

Selçuklu sultanı I. Rüknettin Süleyman Şah zamanında (1076-1086) Antalya Selçuklular tarafından ele geçirilmiştir. Bu durum 1096 yılında başlayan Haçlı seferine kadar sürmüştür. I.İzzeddin Mesud, Haçlılardan Antalya'yı geri almışsa da 1120'de Bizanslılar yeniden yöreye egemen olmuşlardır. Kara ve deniz ticaretini geliştirmeye çalışan Selçukluların en önemli hedeflerinden birisi de Akdeniz ticaretini ele geçirmekti. Stratejik öneminin yanı sıra, ticari açıdan Anadolu'yu diğer Akdeniz ülkelerine bağlayan bir liman olması nedeniyle de Antalya'nın alınması gerekiyordu. Mısır ve Suriye'den gelen tacirler, Anadolu'ya geçiş yolu Antalya'yı kullanıyordu. Nitekim, l 182 yılında Selçuklu sultanı II. Kılıçarslan (1115-1192) Antalya'yı kuşatmış, fakat alamamıştır. Haçlıların 1191 yılında Kıbrıs adasına yerleşmelerinden sonra, Antalya'ya gelen tacirlerin malları çalınmaya başlamıştır. Bunun üzerine Selçuklu Sultanı l.Gıyaseddin Keyhüsrev, ikinci sultanlığı sırasında (1205-121 I) Antalya'nın fethine karar vermiş ve iki aylık bir kuşatmadan sonra, yerli halkın da yardımıyla şehri ele geçirmiştir. (5 Mart 1207). Böylece Selçuklular'a Akdeniz yolu açılmış; Antalya, Avrupa ve Mısır'la yapılan ticaretin merkezi olmanın yanı sıra, Selçuklu donanmasının üssü haline gelmiştir. 1212 yılında, Antalya'nın yerli halkı isyan ederek yöneticileri öldürmüştür. Bunun üzerine, Selçuklu Sultanı l.İzzeddin Keykavus (121 1-1220) Antalya'nın yeniden fethine karar vermiş ve 22 Aralık 1216' da şehir Selçuklular'ın eline geçmiştir. Hıristiyan ve Müslümanların birlikte yaşama deneyimi başarısızlıkla sonuçlanınca, güvenliğin sağlanması amacıyla şehir ikiye bölünmüştür. Müslümanlarla, Hıristiyanların yaşadıkları mahalleleri birbirinden ayırmak için bir iç sur yapılmış; Hıristiyanlar şehrin doğusuna, Müslümanlar batısına yerleşmişlerdir. Kentin batısında Türk nüfusunun artmasıyla yeni bir sura gerek duyulmuş, Selçuklu Sultanı l.Alâddin Keykubat döneminde (1220-1237) 1225 yılında daha doğuda, denize doğru ikinci bir sur yapılmıştır. Böylelikle şehir Selçuklu Sultanlarının kışlık merkezi haline gelmiş, kışları çoğu zaman Antalya'da ve 1223 yılında fethedilen Alanya'da geçirmeye başlamışlardır.

Eski Kalekapısı Yivli Minare İbni Batûta Seyahatnamesinde Antalya'yı şöyle tanıtmaktadır:

"Bu şehir, sahasının genişliği, nüfusunun çokluğu ve planının muntazamlığı itibariyle en önde gelen şehirlerdendir. Her fırka diğer fırkalardan tamamen ayrıdır. Hıristiyan tüccarları "Mina" adıyla bilinen mahallede oturmaktadır. Mahallenin etrafı bir surla çevrilmiş olup geceleri ve cuma vakitleri kapıları kapanır. Şehrin eski sakinlerinden olan Rumlar, diğerlerinden ayrı olarak, başka bir mahallede otururlar. Bunların mahallesi de bir surla çevrilmiştir. Aynı şekilde Yahudilerin de sur içinde ayrı bir mahallesi bulunur. Şehrin hakimi ile ailesi ve devlet ricali de yukarıda açıkladığımız şekilde, şehrin öteki mahallelerinden ayrı olarak etrafı surla çevrilmiş olan kalede oturmaktadır Müslümanlar ise asıl şehirde ikamet etmektedirler. Bu beldede bir cami ve medrese ile bir çok hamam, gayet tertipli ve geniş çarşılar vardır. Şehrin etrafı, yukarıda zikrettiğimiz mahalleleri de ihtiva eden büyük bir surla kuşatılmıştır..."

Selçuklulardan sonra yöreye Hamidoğulları hakim olmuş, 1389 yılında Osmanlı sultanı Yıldırm Beyazıd tarafından fethedilen Antalya ve çevresi Osmanlı topraklarına katılmıştır.

Abdülmecit zamanında 1847'de çıkarmaya başladıkları salnamelerde (Bugünkü anlamı ile yıllık) Antalya'nın Konya'ya bağlı olması sebebiyle, Teke Sancağı adı ile geçmektedir. "Salname-i Vilayeti Konya" adını taşıyan ve 1869' da çıkan bu salnamede, Teke Sancağının idari ve mülki teşkilatı, coğrafi, tarihi, iktisadi durumu açıklanmaktadır. I.Dünya Savaşına kadar bir Osmanlı Sancağı olan Antalya, 1917-1921 arasında İtalyanların işgalinde kalmış, Cumhuriyeti'in ilanından sonra 1921 yılında il merkezi olmuştur.

Antalya'dan Roma, Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait önemli eserler günümüze gelebilmiştir. Roma dönemine ait eserlerden Kale, Hadrianus Kapısı; Selçuklu eserleri arasında Alaeddin keykubat'ın yaptırmış olduğu Yivli Minare, Hamam, Şeyh Suca Türbesi, Ahi Yusuf Mescidi (1249) ve Türbesi, İmaret Medresesi, Atabey Armağan Medresesi (1239), Ulu Cami, Kale Camisi (1530-1566), Karatay Medresesi, Korkuteli yolu üzerindeki Evdir Han (1214-1218), Manavgat yakınındaki Alara han, Alaeddin Camisi, kente 24 km. uzaklıktaki Kırkgöz Han; Hamidoğulları dönemine ait Zincirkıran Mehmet Bey Türbesi (1377); Osmanlı dönemine ait Bali Bey Camisi, Korkut Camisi (Hz.Meryem adına yapılmış panagia Kilisesi), Mehmet paşa Camisi, Müsellim Camisi, Murat Paşa Camisi, Şeyh Sinan Camisi, Ömer Paşa Camisi, Elmalı'da Eski Cami, Akseki'de Ulu Cami, Ulu Cami Medresesi, Mevlevi Tekkesi eserlerden başlıcalarıdır.




Kenthaber Kültür Kurulu

Fotoğraflar, www.antalya.gov.tr, www.kultur.gov.tr ve www.alanya.bel.tr adreslerinden alınmıştır.

Continuar leyendo

Ankara


Ankara Hakkında Bilgi
İç Anadolu Bölgesi’nde yer alan Türkiye Cumhuriyetinin başkenti Ankara, doğuda Kırşehir ve Kırıkkale; batıda Eskişehir; kuzeyde Çankırı; kuzeybatıda Bolu ve güneyde Konya ve Aksaray illeri ile çevrilidir. Ankara, Orta Anadolu’nun kuzeybatısında bulunan Kızılırmak ve Sakarya nehirlerinin kollarının oluşturduğu ovalarla kaplı bir bölgedir. Güneyinde Tuz Gölü havzası ile Cihanbeyli Yaylası bu platoyu tamamlamaktadır. Bu bölgede orman alanları ile step ve bozkır alanlarının çevresi plato üzerinde yükselen dağlarla çevrilidir.


Ankara Kalesi

Yüzölçümü ile Türkiye’nin ikinci büyük ili olan Ankara, 24.521 km2’lik bir alanı kapsamaktadır. 2000 Yılı genel Nüfus Sayım sonuçlarına göre; toplam nüfusu4.007.860'tır.

Ankara'da tipik karasal İklim hüküm sürmekte olup, yazlar sıcak ve kurak, kışlar ise soğuk ve kar yağışlı geçer. Yıllık ortalama sıcaklık 11,6 C'dir. En çok İlkbahar ve Kış aylarında yağış alır. Yıllık ortalama yağış miktarı 386,3 mm.dir.


Çankaya/Ata Kule

Ankara Türkiye’nin Konya’dan sonra ikinci önemli tarım ilidir. Topraklarının 1/3’ünde ekim yapılmaktadır. Çayır, mera ve ormanlar bunlara eklendiğinde tarım alanlarının il toprakları içerisinde oranı 2/3’e yükselir. Bitkisel üretimde öncelikle buğday, arpa, yulaf olmak üzere tahıllar yer alır. Türkiye’nin toplam buğday üretiminin %8’inden fazlası Ankara’da üretilir. Fasulye, mercimek ve 1960’lardan sonra da şekerpancarı üretimi önem kazanmıştır. Sebzecilik, meyvecilik da bunları tamamlamaktadır. Ayrıca Ankara elması ve armudu ile ünlü olup, bağcılık da yaygındır. Hayvancılık Ankara yöresinde eskiden beri yapılmaktadır. En çok koyun ve dünyaca ünlü Tiftik Keçisi yetiştirilir. Arıcılığın yanı sıra sığır besiciliği ve tavukçuluk da gelişmiştir.Bunun yanı sıra sanayi kolları da Ankara’da önemli bir yer tutmaktadır.

İlin tarihteki ismi gemi çapası anlamına gelen "Ankyra"dır. Bizanslı Stephanos kente bu ismin Mısırlıları denize kadar sürüp çapalarına el koyan Galatlar tarafından verildiğini yazmaktadır.Çok sonraki yıllarda kent “Engürü” olarak isimlendirilmiş, bu sözcüğün Farsça üzüm anlamına gelen Engür’den kaynaklandığı da bilinmektedir. Bu sözcük değişerek Ankara’ya dönüşmüştür.


Hitit Güneşi

Ankara ve çevresinin tarihi, Bronz çağındaki Hatti Uygarlığına kadar inmektedir. MÖ.2000 yılında Hititler bölgeye egemen olmuştur. Hitit döneminde küçük bir yerleşim olduğu bilinen bu yörede Hititlere ait herhangi bir kalıntı günümüze ulaşamamıştır. Yörede Alt Paleolitik çağa ait bir yerleşime rastlanamamıştır. Ancak, 1937’de Prof.Dr.Şevket Aziz Kansu Çubuk Çayının doğu kıyısında Keçiören yakınında, Eti Yokuşunda Orta Paleolitik Çağa tarihlenen Levalloison-Mousterion aletlerini ele geçirmiştir. Yörede yapılan kazılar ve yüzey araştırmalarında MÖ.30.000-10.000’e ve 5500-5000’e tarihlenen Çatalhöyük çanak çömleklerine benzer kalıntılar Durupınar yakınındaki höyükte ortaya çıkarılmıştır. Bunun yanı sıra bölgede Kalkolitik Çağa (5500-3500) ait pek çok höyük de bulunmaktadır.

MÖ.700’de Lidyalılar Kızılırmak’a kadar olan bütün bölgeyi ele geçirmişler. MÖ.547’de de Persler buraya hakim olmuştur. Heredotos’dan öğrenildiğine göre; ordu ticaret ve posta yolu olarak kullanılan Kral Yolu buradan geçiyordu. Ankara’nın bulunduğu yerde de önemli bir konaklama ve ticaret yeri vardı.


Kocatepe Cami

Yazılı kaynaklarda Ankara’nın ismi ilk kez Büyük İskender’in seferleri ile ilgili olarak geçmiştir. Antik kaynaklara göre İskender ordusunu Apameia Kelainaia’dan (Dinar) Gordion’a getirdiğini oradan da “Ankyra” ya ulaştığını yazar. İskender’in Pers egemenliğine son vermesiyle Kral Yolu önemini yitirmiş, Ankyra da önemini kaybetmiştir. İskender’in ölümünden sonra (MÖ.323) Ankyra da MÖ.III.yüzyılın başlarına kadar Seleukosların elinde kalmıştır. MÖ.200’de bir Kelt ırkı olan Galatlar Ankara’yı başkent yapmıştır. MÖ.189’da Romalı komutan Manlius Vulso bu bölgeye gelerek Galatları yenmiş ve Pergamon Krallığına bağlamıştır. MÖ.168’de Pergamon Krallığı ile savaşan Galatlar bölgeyi yeniden egemenlikleri altına almıştır. MÖ.25’te Galatia denilen bu bölge bir Roma eyaleti olmuş, ekonomik ve askeri açıdan da önemli bir merkez konumuna gelmiştir. Bizans döneminde Ankara’nın imparatorluk ordularının konaklama ve ikmal yeri olmasıyla önemi sürmüştür. Bu dönem, VII.yüzyılın başlarında Sasanilerin, IX.yüzyılın başlarında Arapların saldırısına uğramıştır. Bizans’ın doğu ile ticareti arttıkça da Ankara bölgesi önem kazanmıştır.

Malazgirt Savaşı’ndan sonra 1071’de Ankara yöresi Selçukluların eline geçmiştir. 1101 ve 1102 yıllarında burası haçlı seferleri sırasında zarar görmüş, 1127’de yeniden Selçuklular tarafından ele geçirilmiştir.Daha sonraki yıllarda Danişmend hükümdarı Emir Gazi ile oğlu Mehmet Gazi, onların ölümünden sonra da Sultan I.Mesut buraya hakim olmuştur. Sultan Kılıçarslan II, devletini on bir oğlu arasında bölüştürünce Ankara da Muhiddin Mesut’un payına düşmüştür. Alaeddin Keykubat I zamanında (1219-1237) Ankara en parlak devrelerinden birisini yaşamıştır. Moğol saldırılarından sonra bölge bir süre Eretnalıların elinde kalmıştır. Orhan Gazi devrinde (1354) Ankara Süleyman Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. Anadolu 1402 yılında Timur’un saldırısına uğramıştır. 1402’de Yıldırım Beyazid ve Timur arasındaki Ankara Savaşında şehir kısa bir süre Moğol istilasına uğrayan şehir, 1414’de kesin olarak Osmanlı egemenliğine girmiştir.


Atatürk

Atatürk, Kurtuluş Savaşı sırasında 1920’de Ankara’yı stratejik konumundan ötürü merkez yapmış, 1923’te de başkent ilan edilmiştir. Böylece yeni Türkiye Cumhuriyetinin Başkenti Ankara, Orta Anadolu’nun merkezi bir noktasında yeni baştan kurulmuştur.

Ankara tarihi yapıları yönünden önemli yapılarla bezenmiştir. Bunların başında Ankara Kalesi, Nymphaion, Augustos Mabedi, Caracalla Hamamı, Julien Sütunu, Tiyatro antik çağlardan günümüze gelen eserlerdir. Bunların yanı sıra, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyetin ilk yıllarına ait, mimari yönden önemli eserler de günümüze gelmiştir. Bunların başında Alaeddin Camisi, Arslanhane (Ahi Şerafeddin) Camisi, Saraç Sinan Mescidi, Ahi Elvan Camisi, Karacabey Camisi, Hamamı ve Türbesi, Hacı bayram Camisi ve Türbesi, Kurşunlu Han, Mahmutpaşa Bedesteni, Cenabi Ahmet Paşa Camisi ve Türbesi, Çengel Han, Hasan Paşa Hanı, Çukur Han ve Ak Köprü gelmektedir. I.Ulusal Mimarlık akımının önemli örnekleri olan Ankara Palas, Etnoğrafya Müzesi, Ziraat Bankası Genel Müdürlüğü, Gazi Eğitim Enstitüsü, Gümrükler Genel Müdürlüğü, Devlet Resim ve Heykel Müzesi, İş Bankası, Opera Binası ve çeşitli bakanlıklar Cumhuriyet döneminde yapılmış önemli eserlerdir.


Anıtkabir

Ankara’nın en önemli eserlerinin başında da Ulu Önder Atatürk için yaptırılan görkemli bir yapı olan Anıtkabir’dir (1953).



Kenthaber Kültür Kurulu

Fotoğraflar, Ankara.gov.tr, www.herice.com, www.ataturk.net ve www.ankara_bld.gov.tr adreslerinden alınmıştır.

Continuar leyendo

Amasya

Amasya

Amasya Genel Bilgi
Karadeniz Bölgesi’nin orta bölümünde, Yeşilırmak nehrinin doğu-batı doğrultusunda ve bu nehrin iki kıyısında yer almaktadır. Amasya, kuzeyden Samsun, batıdan Çorum, doğu ve güneyden Yozgat, güneydoğu’dan Tokat illeri ile çevrilidir.

Yüzölçümü 5690 km2, denizden yüksekliği 392 m.dir. Nüfusu 2000 genel nüfus sayımına göre 365.231'dir.

Şehrin asıl yerleşim ve gelişim alanı Yeşilırmak'ın güney kıyısındadır. Yeşilırmak tarafından ikiye ayrılan mahalleler nehir üzerindeki 7 köprü ile birbirine bağlanır. Dar bir vadide kurulmuş olmasından dolayı önemli bir şehirdir. Bu konumundan dolayı da kuruluşundan bu yana, her dönemde aynı yerde kalmıştır.

Yeşilırmak, Amasya ovasından çıkıp, Ferhat Boğazından geçtikten sonra âdeta saklı bir vadiye girmektedir. Amasya, vadi yamaçlarına doğru gelişmiştir, ancak elverişsiz konumu nedeniyle yamaçlardan fazla yükselmeye olanak bulunmamış, bu da şehrin Yeşilırrmak vadisi boyunca doğu-batı doğrultusunda uzunlamasına yayılma göstermesine neden olmuştur.

Günümüzde şehir bir vadide saklı konumunu korumakta ve Anadolu’da "V" şekilli bir vadi tabanında kurulmuş tek büyük şehir olarak varlığını devam ettirmektedir. Yeşilırmağın kuzey kıyısında kale kalıntıları, kral mezarları ile Yeşilırmak arasında yerleşim alanı dar olduğundan, yerleşme ince bir şerit oluşturmaktadır.

İlin ekonomisi tarım ve hayvancılığa dayanmaktadır. Buğday ve arpa gibi tahılların yanı sıra şekerpancarı, tütün, kenevir, başta elma olmak üzere çeşitli sebze ve meyveler yetiştirilmektedir. Ayrıca küçük ölçüde mera hayvancılığı yapılır.

1950'lere kadar küçük sanayinin bulunduğu ilde hızlı bir gelişim sürecine girilmiştir. 1954'te kurulan Amasya Şeker Fabrikasını sonraki yıllarda tarım ürünlerini işleyen meyve suyu üreten fabrikalar izlemiştir.

Amasya'nın ismi İlk Çağlarda Grekçe olarak Amaseia sözcüğünden gelmiştir. Sonraki yıllarda Türkler bu ismi Amasya olarak değiştirmiştir. Tarihi çağlarda Amasya hakkında en iyi bilgileri coğrafyacı Strabon vermiştir. Strabon'a göre şehri Amazonlardan Amasis kurmuş, bu yüzden de Amaseia olarak tanınmıştır.

İlk kuruluş yeri günümüzdeki kalenin olduğu tepe olara kabul edilir. Amaseia’nın tam olarak nerede ve kimler tarafından kurulduğu hakkında kesin bir bulguya rastlanılmamakla birlikte, yapılan Arkeolojik araştırmalara göre; Amesia’nın tarihinin M.Ö.5500’lere kadar uzandığı anlaşılmaktadır. Amaseia’dan günümüze ulaşan eser ise; Yeşilırmak’ın kuzeyindeki dağın eteklerinde bulunan Akrapolis ve büyük bir kısmı daha sonradan bir çok kez onarılan surlardır.

Bölgede Yapılan arkeolojik araştırmalar, Amasya'nın çok eski bir yerleşim merkezi olduğunu göstermektedir. Suluova çevresindeki kazılarda höyüklerden çıkarılan çanak, çömlek ve savaş aletleri, Neolitik ve Kalkolitik dönemlerde (M.Ö. 5500-3500) Amasya'nın bir yerleşim merkezi olduğunu ortaya koymaktadır. Tokat-Amasya sınırları yakınlarında yapılan kazılarda Bronz Çağına ait vazolar ele geçirilmiştir.

Anadolu'da M.Ö. 1900-1200 yılları arasında hüküm süren Hititler, MÖ.XIV.yüzyılın sonlarında buraya "hakmiş" ismini vermişlerdir. Bu yerleşim merkezi, Amasya'da kurulan şehir kültürünün de başlangıcı olmuştur. Hitit devleti MÖ.1200'lerde Friglerin akınları sonucunda yıkılmıştır. Anadolu'da, Amasya'yı da içine alan bir devlet kuran Friglerin egemenliği 500 yıl sürmüştür. Kısa bir süre için Amasya'ya hakim olan Kimmerler'in yerini (M.Ö. 650) Lidyalılar almış, Lidya'lılar ile Persler arasında yapılan savaştan (M.Ö. 585) sonra, Amasya Perslerin egemenliği altına girmiştir. Uzun bir süre Pers satrabı tarafından yönetilen Amasya daha sonra I. Mitridat tarafından kurulan Pers-Pontus devleti egemenliğine girmiştir.

Batıdan Anadolu'ya ilerleyen Romalılar, Kapadokyalılar ile Galatlar'ı birleştirip Pers-Pontus Krallığı üzerine sürdüler. Ancak VI. Mitridat zamanında durum değişmiş ve Romalılar M.Ö. 123'te bütün güçlerini geri çekmek zorunda kaldılar. Böylece "Mitridat Savaşları" olarak bilinen mücadelelerde Romalılar Anadolu'da en büyük yenilgilerini aldılar. Mitridat Romalıların saldırılarına daha fazla dayanamamış ve M.Ö. 70 yılında Roma Generali Lukullus Amasya'yı ele geçirmiştir. Amasya yaklaşık 400 yıl boyunca Roma egemenliğinde kalmıştır. Roma İmparatorluğunun M.S. 395'te ikiye bölünmesiyle, Amasya'nın yönetimi Doğu Roma'ya (Bizans)geçmiştir. Bundan sonra dini yönden beş patrikliğe bölünen Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğunun, patriklik merkezlerinden biri de Amasya olmuştur.

Amasya, MS.VIII. yüzyıldan sonra Araplar ile Bizanslılar arasında sürekli olarak el değiştirmiştir. 1071 yılında Alparslan'a yenilen Bizans İmparatoru Romen Diogenes, tahttan indirildiğini Amasya'da öğrenmiştir. Bundan sonra da Alparslan'ın komutanlarından Danişmend Ahmed Gazi tarafından ele geçirilerek Selçuk yönetimine sokulmuştur (1075). Haçlı seferlerinin Amasya'ya yönelmesi üzerine Anadolu selçukluları ile kuvvetlerini birleştiren Danişmentliler Haçlıları Merzifon Ovasında yenilgiye uğratmışlardır. Bundan sonra Selçuklu hükümdarı Sultan Mesut, Danişmentli emirler arasında çıkan anlaşmazlıklardan yararlanarak 1143'te Amasya'yı onlardan almış ve Anadolu selçuklularının başkenti yapmıştır.1199 yılında ise Haçlı orduları Amasya'ya gelmiş ve şehirde büyük tahribatlar yapmışlardır. Bundan sonra Amasya'da babai İsyanları baş göstermiş, 1243'te Moğolların batıya doğru ilerlemeleri üzerine Kösedağ'da yapılan savaşı Selçuklular kaybetmiştir.

Moğolların Erzincan'a kadar ilerlemesi üzerine Amasya'da yapılan bir antlaşma sonunda Anadolu'nun yönetimi Moğollara geçmiş, Amasya valiliği de Emir Seyfettin Torumtay'a verilmiştir. Moğol İmparatorunun 1258'de ölümü üzerine, imparatorluk toprakları üzerinde dört büyük devlet kurulmuştur. Bu devletlerden İlhanlılar Anadolu'yu işgal etmiş, Amasya'daki hakimiyetleri de 1335'e kadar sürmüştür. Bundan sonraki 8 yıl boyunca Amasya çeşitli yerel beyliklerin egemenliği altında kalmıştır. İlhanlıların Anadolu Valisi Aladdin Eretna 1341'de bağımsızlığını ilan etmiş ve Eretna Devletini kurmuştur. Bu devletin sınırları içinde yer alan Amasya, daha sonra bir kaç defa el değiştirmiştir.

1360 yılında Amasya valisi olan Şadgeldi Paşa, Eretna'ya olan bağlılığını bozarak Amasya Beyliği'ni kurmuştur. Şadgeldi Paşa, kuvvetli rakibi Sivas Hükümdarı Kadı Burhaneddin'i ortadan kaldırmak için 1382'de giriştiği Kazova Savaşı'nda ölmüştür. Bu savaştan sonra Kadı Burhaneddin Amasya toprakları üzerinde hak iddia etmeye başlamıştır. Bölgedeki diğer beyler de Amasya'yı ele geçirmek isteyince, Amasya Beyliğini yönetenler Osmanlı Devleti'nin himayesine girmeyi önermişlerdir.

Osmanlı Hükümdarı Sultan Murad bu öneriyi kabul etmiş ve Şehzadesi Yıldırım Bayezid'i Amasya'ya vali olarak göndermiştir. Böylece Amasya Beyliği, Osmanlı Devleti'nin bir eyaleti, Yıldırım Beyazıt da bu eyaletin ilk valisi olmuştur.

Sultan Murad'ın ölümü üzerine padişah olan Yıldırım Bayezid, Timur tehlikesine karşılık, oğlu Çelebi Mehmet'i Amasya Valisi yapmıştır. Yıldırım Beyazıt'ın 1402'de Timur'a yenilmesinden sonra Amasya'nın önde gelenleri Çelebi Mehmet'i tekrar şehre davet etmişlerdir. Çelebi Mehmet'in 1413'te Osmanlı hükümdarı olmasından sonra oğlu Şehzade Murat'ı Amasya'ya vali olarak atamıştır. Ankara valisi Yörgüç Paşa da devlet işlerini yürütmek için, Amasya'ya davet edilmiştir. Şehzade II. Murat'ın padişah olmasından sonra, büyük şehzadesi Çelebi Ahmet Amasya'ya vali olarak atanmış(1435), ancak valiliği uzun sürmemiş, 1438'de ölünce yerine Şehzade Mehmet (Fatih Sultan Mehmet) vali olarak atanmıştır. Şehzade Mehmet aynı yıl Manisa'ya vali atanınca yerine de II. Murad'ın en büyük şehzadesi Alaeddin getirilmiştir. Fakat Alaeddin, kendisini çekemeyenler tarafından 18 yaşında boğdurulunca bu kez, II. Bayezid 1454 tarihinde Amasya'ya vali olmuştur.

II. Bayezid döneminde Amasya tam bir bilim ve sanat merkezi haline gelmiştir. öyle ki şehirde, bir kadın şairin (Mihri Hatun) yetişmesine olanak tanıyacak bir kültür ortamı vardır. II. Bayezid, Fatih Sultan Mehmet'in ölümü üzerine Osmanlı Devleti'nin 8. padişahı olunca büyük oğlu Şehzade Ahmet Amasya'ya vali olmuş 1481 - 1512 yılları arasında bu şehirde valilik yapmıştır. Şehzade Ahmet edebiyata ve musıkiye düşkün olduğu için Şeyh Hamdullah gibi bir çok sanatçı Amasya'da toplanmıştır.

İranlıların Anadolu'da oluşturduğu tehlike karşısında, onlarla savaşmak yerine, babasının ölümü üzerine padişah olmak üzere Amasya'yı terk etmiştir. Oysa bu sırada Yavuz Sultan Selim Osmanlı tahtına geçmiştir. Bunun üzerine Şehzade Ahmet de Amasya'ya dönerek bağımsızlığını ilan etmiş, adına hutbe okutmuştur. Ardından 1513 yılında Amasya'dan ayrılarak, Yenişehir'de Sultan Selim ile savaşır ve yenilerek öldürülür. Yavuz Sultan Selim, Çaldıran zaferinden sonra 1515 yılının kışını Amasya'da geçirir. 1516 yılında da Mısır seferine çıkar. Fakat, ağabeyinin oğlu Murad ve taraftarları bu sırada Amasya ve bölgesinde Celali isyanlarını çıkarırlar. Bölgedeki huzursuzluklar yüzünden Rum eyaletinin merkezi Amasya'dan Sivas'a kaydırılır.

Kanuni Sultan Süleyman'ın oğlu Şehzade Mustafa 1538'de Amasya'ya vali olmuş ve bu görevi 1553'e kadar yürütmüştür. Düzenlenen bir tertip sonucunda Konya'da öldürülmüştür. Bu duruma çok üzülen Amasya halkı ve ileri gelenleri Kanuni'ye gücenmişlerdir. Kanuni Sultan Süleyman 1554 yılında Amasya'ya gelir ve 6 ay burada kalır. Amasyalılardaki bu üzüntüyü gidermek amacıyla bir yıllık vergiyi affeder, tımarlı sipahileri terhis eder. Bu arada da bir çok diplomatik faaliyetlerde bulunur, çeşitli ülkelerin elçilerini kabul eder.

1555 Haziran'ında şehirden ayrılır. Kanuni Sultan Süleyman'ın büyük oğlu Şehzade Bayezid Amasya'ya vali olarak atanır. Fakat babasıyla ters düşmesi ve kardeşiyle taht mücadelesine girmesi ve bu mücadeleyi kaybetmesi sonucu 1559'da İran'a kaçar. Bu olaydan sonra Amasya ve civarında bir çok isyan hareketi görülür. Bu hareketler Amasya'da hem maddi hem de manevi bir çok zarara yol açar. Ancak, 1919 yılına kadar Amasya'da bunlardan başka önemli bir olay olmamıştır.

Osmanlı Devletinin 30 Ekim 1918 tarihinde Mondoros Mütarekesini imzalaması üzerine itilaf devletleri Anadolu'yu paylaşmak üzere harekete geçmişler, İngilizler, Fransızlar ve İtalyan'lar çeşitli şehirleri işgal etmeye başlamışlardı.Mustafa Kemal Paşa 16 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkarak, 12 Haziran 1919'da Amasya'ya gelmiştir. Amasya'yı daha güvenli bulduğundan Anadolu ve Trakya'daki birçok askeri ve mülki idarecilerle ilişkilerini yürütmüştür. 22 Haziran 1919'da yayınladığı Amasya Tamimi ile Milli Mücadelesi'nin ilk adımını atmıştır.

Amasya Cumhuriyetin ilanından sonra 20 Nisan 1924'te il olmuştur. Amasya'da ünlü tarihçiler de çıkmıştır. Bunların başında Strabon ile Aşık Paşazade gelmektedir.

Amasya, tarihi eser yönünden son derece zengin bir ildir. Bunların başında Sultan Beyazıt Cami ve Medresesi (1482-1486), Beyazıt Paşa Camisi (1914), Burmalı Minare Camisi (1237-1247), Gökmedrese Camisi (1266-1267), Sultan Mesut Türbesi, Halife Gazi Türbesi, Yürgüç Paşa Camisi, Bimarhane (Şifahane) (1308-1309), Torumtay Türbesi (1278), Yakup Paşa Medrese ve Tekkesi (Amasya Çilehanesi) (1413), Bülbül Hatun camisi (1310) ve Taş Han gelmektedir. Bu yapılar arasında Bimarhane İlhanlılar döneminde yapılmış olup, akıl hastalarının müzikle tedavi edildiği bir şifahanedir. Ayrıca Yeşilırmak üzerindeki Alçak Köprü Helenistik dönemden kalmıştır (MÖ.300-MS.20), bunun yanı sıra Meydan, Maydanos, Hükümet (Helkis) ve Kuş (Künç) köprüleri Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde yapılmış köprülerdir. Amasya Kalesi, Merdivenli Kaya Tüneli, Kral Mezarları ve Aynalı Mağara, başta Hazeranlar Konağı olmak üzere Amasya evleri diğer önemli tarihi eserleri arasındadır.




Kenthaber Kültür Kurulu

Fotoğraflar, www.amasya.gov.tr ve www.amasya.bel.tr adreslerinden alınmıştır.

Continuar leyendo

Aksaray

Aksaray

Aksaray Genel Bilgi


Orta Anadolu Bölgesi’nde, tarihi İpek Yolu’nun önemli merkezlerinden birisi olan Aksaray, günümüzde de doğu-batı ve kuzey-güney yönleri arasında uzanan ana bağlantı yollarının kavşağında yer almaktadır. Aksaray, kuzeyden Kırşehir, doğudan Nevşehir, güneydoğudan Niğde, kuzeybatıdan Ankara, batı ve güneyden Konya illeri ile çevrilidir.

Türkiye’nin ikinci büyük gölü olan Tuz Gölü’nün güneydoğusunda yer alan Aksaray ilinin yeryüzü şekillerini, Hasan Dağı, Melendiz Dağları ve Ekecik Dağı gibi eski volkanik dağlar ile bu dağlardan püsküren lavların meydana getirdiği platolar ile ovalar oluşturmaktadır. Yüzölçümü 6232 km2’dir.

İlin ekonomisi tarım ve turizme dayanmaktadır. Buğday, arpa, patates, üzüm ve elma yetiştirilir. Ayrıca kavak üretimi de önem kazanmıştır. Geniş otlaklarında da koyun beslendiği gibi yörenin önemli bir hayvan pazarıdır. Koçaş Devlet Üretme Çiftliği ilin 25 km. uzaklığındadır. Bölgede halı ve kilim dokumacılığı yaygın olup, özellikle Taşpınar halıları ile ünlüdür.

Aksaray eski bir tarihi yerleşim alanıdır. Neolitik Çağa inen tarihi yörede MÖ.8000-5000 yıllarında insanların yaşadığı, ortaya çıkan buluntulardan anlaşılmaktadır. Nitekim Aksaray’ın 25 km. doğusundaki Aşıklıhöyük’te Neolitik Çağdan kalma kalıntılarla karşılaşılmıştır. Kentin 18 km. kuzeybatısındaki Acemhöyükte de Kalkolitik Çağdan başlayan yerleşim alanları bulunmaktadır. Bunlar MÖ.5500’den başlayarak 2000 yılının başlarına kadar sürmektedir. Bölge Asurluların önemli bir ticaret merkezi idi. Orta Anadolu’da MÖ.XIII.yüzyıl sonlarına kadar devam eden Hitit egemenliği burada etkisini göstermiştir.

Kapodokia Kralı Arkhelaos bugünkü kentin bulunduğu yerde tarafından kurulmuş ve kente Arkhelais adı verilmiştir.Archelais kentinin kuruluşu ilk çağlara kadar uzanmaktadır. MÖ.III.yüzyılda kurulmuş olan Hitit merkezi Karaura, daha sonraları da yörenin Garsauritis olarak anılması nedeni ile Archelais Garsaurarı isimli kentin aynı olduğu bilinmektedir. Roma İmparatoru Cladius’un ( M.S. 41-54 ) kente koloni ayrıcalığı tanıması ile kent önemli bir alışveriş merkezi olmuştur. Archelais, Bizanslılarla Araplar arasında bir çok kez el değiştirmiştir.

Malazgirt savaşının ( 1071 ) ardından Türk Egemenliği altına giren kent Anadolu da bulunan ve Türklerin yerleşik olarak kaldığı ilk şehir merkezlerinden biri olmuştur. Anadolu Selçukluları burasını imar etmiş ve özellikle İzzettin Kılıçarslan kentin ortasına, yörenin beyaz taşlarından görkemli bir saray yaptırmıştır.Kente de bu saraydan ötürü Aksaray ismi verilmiştir.

Yanardağ küllerinin sıkışmasından oluşan tüf tabakalarının çok kolay kazılabilme özelliği nedeniyle bölgemize çok sayıda yeraltı şehri, dik yamaçlara kaya içinde yerleşme birimleri yapılmıştır. MS. I. yüzyılda Aziz Paul ve müritleri tarafından Anadolu’da yayılmaya başlayan Hıristiyanlık, çok tanrılı Roma taraftarlarının büyük tepkisine neden olduğundan, ilk Hıristiyanlar korunmak amacıyla bu yöreye gelmişlerdir. MS.VII.yüzyıl sonlarından itibaren Arapların Anadolu üzerinden İstanbul’a yaptıkları seferler nedeni ile bölgeye sığınan Hıristiyanların sayısı çok artmış, Ihlara, Gelveri ve Göreme gibi yerleşim birimlerini oluşturmuşlardır.

1142 yıllarında Selçuklu egemenliğine giren Aksaray’a II. Kılıçaslan zamanında saraylar, medreseler, zaviyeler, kervansaraylar yaptırılmış, Azerbaycan ve Orta Asya’dan getirilen halk buraya getirilerek yerleştirilmiştir. Bu yıllarda Aksaray, Selçukluların askeri üssü konumundaydı. Özellikle Kılıçaslan’ın babası Sultan Mesut, Danişmentlere karşı Aksaray’ı bir askeri üs olarak kullanmıştır. Aksaray, Selçuklulardan İlhanlı, Danişmentli, Karamanoğulları egemenliğinde kalmıştır. 1470 yılında İshak Paşa tarafından ele geçirilen Aksaray, Osmanlı topraklarına dahil olmuştur. İstanbul’un fethinden sonra boşalan şehrin iskanı için, Aksaray halkının büyük bir bölümü İstanbul’a nakledilmiş ve bugün İstanbul’daki Aksaray’ın olduğu yere yerleştirildiklerinden bu semte de Aksaray adı verilmiştir.

Aksaray, Osmanlılar zamanında Konya eyaletine bağlı sancak merkezi idi. Şemseddin Sami Kâmusü’l Alâm’da buradan, XIX.yüzyılda Konya Vilayetinin Niğde sancağına bağlı kaza merkezi olarak söz etmektedir. Aksaray 1924’te il yapılmış, 1933 yılında Niğde’ye bağlanmıştır. 21 Haziran 1989 yılında Niğde’den ayrılıp il olmuştur.

Aksaray’da günümüze ulaşan belli başlı tarihi yapılar arasında; Güzelyurt İlçesindeki kiliseler, Kalanlar Köprüsü, Başköprü, Nakkaş Köprüsü, Debbağlar Köprüsü, Eğri Minare, Ulu Cami, Yusuf Hakiki Baba Mescidi ve Türbesi, Yunus Emre Türbesi, Şeyh Hamdi Veli (Somuncu Baba) Türbesi, II.Kılıçarslan Türbesi, Selime Sultan Türbesi, Ali Paşa Türbesi, Baydı Hatun Türbesi, Melik Gazi Hangâhı, Zinciriye Medresesi, Paşa Hamamı, Alay Han, Sultan Han, Öresin Han ve Ağzıkara Han bulunmaktadır.




Kenthaber Kültür Kurulu

Fotoğraflar, www.aksaray.gov.tr adresinden alınmıştır.

Continuar leyendo

data:olderPageTitle
imamhatip - gönül yolu - Su Arıtma - Su Arıtma Sistemleri - Su Arıtma - gölova - www.kozlucakoyu.net - turkeytourism